Ana Sayfa PerspektifAkademi AKADEMİYE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

AKADEMİYE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

gönderen Serüven Dergisi

Ulaş Bedri –

Özellikle son yıllarda her yerde açılan üniversiteler gençlikte üniversiteyi, mutlaka gidilmesi gereken ve gidilmediği taktirde hem kendisini hem ailesini zor durumda bırakacak bir pozisyona sürüklemiş durumda. Eğitim-öğretim serüveninin başladığı ilkokul çağlarından itibaren üniversite kişinin geleceği için bir kurtuluş kapısı şeklinde yansıtılmış durumda. Bu yansıtılma tabii ki kendince temellendirmelerini yapmış bulunuyor. Bu zayıf temellendirmelere baktığımızda ise karşımıza çıkan üniversitenin bir aydınlanma mekanı ve iş hayatı için bir zorunluluk olduğu söylemleri oluyor. Artık “Çaycı almak için bile üniversite mezunu arıyorlar.” ve duruma göre “Bak biz üniversite okumadık. Sen oku, bizim gibi olma.” söylemlerini bir çoğumuz yakından tanıyor. Bu yaratılan üniversite algısı her sene çıkan “Üniversite sınavında başarısız olduğu için intihar etti.” ve “Sınav heyecanına dayanamayıp kalp krizi geçiren öğrenci hayatını kaybetti.” gibi haberlerle aslında ne kadar tehlikeli boyuta geldiğini ve bu zorunluluğun gençlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığını gösterir durumda. Bu bahsetmiş olduğumuz durumda eğitim sisteminin en başından beri yarattığı rekabetçilik kavramının da durumu incelerken göz ardı edebileceğimiz bir kavram olmadığını söyleyebiliriz. “Zaten şunun çocuğu bunun komşusu şuraları kazanmış.” söylemlerine maruz kalmamış bir öğrencinin bile olmadığı sanırım üzerine hemfikir olabileceğimiz bir durum. Üniversite meselesi bizler için bu kadar öne girmesidir. Bilindiği üzere köleci ve feodal toplumda birçok bilimsel buluş sıradan insanların eseri iken kapitalizmin emperyal aşamasında bilimsel buluşlar üniversiteler ve tekellerin dev laboratuvarlarının eseri olarak biçimlenmiştir. İş bölümüyle birlikte bilim insanlarının oluşturduğu azınlık gittikçe egemen sınıfa yaklaştırılarak refleksleri egemen sınıfla aynılaştırılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar refleksleri aynılaştırılmaya çalışılsa da bilim insanının ve sermayedarın yaklaşımlarında farklılıklar yaşanması muhtemeldir. Bilim insanının bilimi gerçekleştirmesinin koşulu nesneler dünyasının genişliği ve bütünü kavrama yetisinin yanında özgür düşünme ve hareket etme alanının olmasıdır. Kapitalist açısından bilime baktığımızda ise sermaye yatırdığı taktirde kendisine kar getirip getirmeyeceği ve ideolojik anlamda sistemin meşruluğunu sarsma potansiyeli taşıyıp taşımadığıdır. Sermaye ve bilim açısından yaklaşımlar bu derece farklı iken bilimi özgür bir hale getirmenin tek yolu onu sermayenin boyunduruğundan kurtarmak oluyor.

Eğitim nedir, neye hizmet eder sorusuna cevap vermek için öncelikli olarak onu belirleyen şeklini veren üretim sürecini tanımlamamız gerekir. İhtiyaçlarımızı karşıladığımız tüketim maddeleri ve onlar dışında onları üreten üretim araçlarının üretim ve yeniden üretimini genel olarak üretim süreci olarak adlandırabiliriz. Bu süreç makinelerin ve üretim araçlarının yanısıra onları kullanabilecek ve geliştirebilecek yeni işçilerin yaratılmasını da içermek zorundadır. Üretim süreci için gerekli olan kalifiye elemanların yetiştirilmesi eğitim süreci sonunda gerçekleşir. Eğitim süreci dediğimiz eğitim-öğretim süreçlerinde öğretime düşen yeniden üretimi sağlayacak bilimsel bilgi, beceri ve deneyimin kazandırılmasıdır. Eğitim süreci olarak bahsettiğiniz süreç ile ideolojinin aktarımı yapılır ve böylece üretim sürecinin sorunsuz şekilde devamı sağlanmaya çalışılır. Kapitalizm öncesi eğitim soylu ailelerin çocuk ve gençlerine bilimi ve yönetme erkini öğretmek amacıyla kullanılırken kapitalizm ile eğitim bütün sınıflar için uygulanır hale gelmiştir. Bu süreç başlangıçta ilköğretim ile sınırlandırılmış iken sonrasında ortaöğretim ile beraber sekiz yıllık bir süreci kapsar hale gelmiştir. Kapitalist toplumda teknoloji, her geçen gün üretimi basitleştirdiği halde sistem her geçen gün daha fazla eğitim gören elemanı tercih eder pozisyona gelmiştir. Üretim süreci açısından gelişen bu durum bir zorunluluktur. Makineleri kullanmak basitleşmiş olsa bile bu derece yüksek bir maddi değere ve teknolojiye sahip olan bir makinenin teslim edileceği işçinin çeşitli öğretimle kazanılmış yeteneklerine daha fazla ihtiyaç duyar hale gelinmiştir. Ayrıca öğretim süreci ile ilgili alanı ve dolayısıyla ihtiyaçları, arzuları artmış bir işçi aynı zamanda iyi bir tüketici de olacaktır. Ayrıca bilgi ve beceri yönünden zenginleşmiş kalifiye insan sayısı arttıkça rekabet artmış ve bu artış sonucu düşen çalışan ücretleri karı artırmıştır. Maksimum sayıda kalifiye insan sayısı için eğitim en geniş tabana yayılmak zorundadır. En geniş tabana yayılan bu süreç pozitif bilimler ile ilgili bölümlerde teknik bilgi yoğunluklu olsa bile elde edeceği bilginin kullanımını sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yaptırabilmek için öğretim kısmının yanısıra eğitim kısmı da önemli bir yer tutar. Mühendislik fakültesinden yeni mezun olmuş bir mühendis için istedikleri prototip, aldığı eğitimi patronunun ona çizdiği sınırlarda minimum maliyet-maksimum kar getirecek şekilde pratiğe dönüştürmesi, hatta işçilerle bile iyi geçinmemesi, ki onlarla yakın ilişkiler kurarsa onlara söz geçiremeyeceği, dikte edilmiştir. Pozitif bilimler dışında kalan bölümlere düşen görev ise hakim ideolojik anlayışın yerine getirilmesi ve yeniden üretilmesidir. Toplum bilimler altında toplayabileceğimiz bu alanda var olan eğitim sürecinin neredeyse tamamı hakim ideolojinin anlatısı üzerine kuruludur. Örnek vermek gerekirse tarih bölümünden mezun olan bir öğrencinin eğitimini yalnızca üniversite ile sınırladığında devletin çarpık tarih anlayışının dışına çıkması mümkün olamayacaktır.

Tüm bu tahliller sonucunda bizlerin karşısına çıkan soru ise “Özgür ve bilimsel bir eğitim için nasıl bir üniversite sistemi, nasıl bir üretim ilişkileri sistemi gerekiyor?” oluyor.

Yorum Bırak