Ana Sayfa Perspektif HAYAT EVE SIĞAR MI?

HAYAT EVE SIĞAR MI?

gönderen Serüven Dergisi

F. Emre Arslan –

İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlar toplum içerisindeki sınıf farklılıklarını her geçen günde daha fazla belirginleştiriyor. Birbirini takip eden olaylar silsilesi içerisinde bu olaylara devletlerden verilen tepkiler bu devletlerin kimliklerini gözler önüne seriyor iken, halk tabanından gelen çığlıklar ise içinde bulunduğumuz vahametin çerçevesini çiziyor.

Dünya çapında ticari ilişkileri derinden etkileyen pandemi, ölümün kıyısındaki kapitalizme vurmakta olduğu fiskeleriyle toplumları geri dönüşü olmayan bir dönemece sürüklemektedir. Üretimin yavaşlaması ve talebin de belirgin bir şekilde azalması sonucuyla kapitalist kâr oranlarındaki ani düşüş şüphesiz 2008’den beri var olan ekonomik krize bir yenisini ve daha güçlüsünü eklemektedir.

Her krizde olduğu gibi devletler, krizin ağır etkilerinden kurtarma görevinde önceliği halktan aldığı vergilerle yine işverenlere dağıtarak burjuvazinin bir aygıtı olduğu gerçeğini tekrardan hatırlatmaktadır. Buna karşılık düzen muhaliflerinin gözdesi olan ve ileri sanayi ülkelerinde görülen sosyal devlet yapısı, üçüncü dünya ülkeleri tarafından gıpta ile bakılmakta ve gelişmişlik ölçütünde bir hedef olarak yerleştirilmektedir. En nihayetinde bir aldatmacadan ibaret olan ve neoliberal politikaların sonunu getirdiği bu sosyal devlet yapısı, ileri sanayi ülkelerinin işleyen emperyalist ekonomik ilişkilerinin ve bunun sonucunda yoğunlaşan sermaye birikiminin getirdiği bir rahatlık olmakta ve ayrıca dünya yakın tarihinde izlerini gördüğümüz şiddetli sınıf mücadeleleri sonucunda işçi sınıfının sömürücü sınıftan koparıp aldığı hakların sonucudur. Dolayısıyla her daim gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerinde bu gibi bir tarihin olmaması ve emperyalizm tarafından sömürülen ülke konumundaki bu ülkeler olası ekonomik sistem krizlerini en derinden yaşayan gruptadırlar.

Bugün gönül rahatlığı ile bu gruba koyabileceğimiz Türkiye gerçekten de bize bu bahsettiğimiz refleksleri sergilemektedir. Salgının ülkeye gelmesinin ardından açıklanan ve işverenlerin yüreğine su serpen on dokuz maddelik tedbir paketinin içinde sadece üç maddenin emekçi halk için olma durumu bu söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Tüketimin aniden düşmesi ve kâr oranlarının azalması sonucu işçi kıyımına başlayan işletmelere karşı Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in Genel Başkanı Ergün Atalay ise şöyle acınası bir çağrıda bulunmuştur: ‘‘Lütfen işçi çıkarmayın.’’ Elbette işçi sınıfının sesi olarak saymıyoruz fakat kriz durumunda alınan devlet politikalarına ve kapitalizmin doğası gereği gösterdiği reflekslere karşı söylenen ‘‘lütfen’’ kelimesi ülkedeki sendikal durumun trajik bir portresini çizmektedir.

Yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi yakın Türkiye tarihinin engebeli yollarından büyük kayıplarla geçmiş olan işçi sınıfı ise bu gidişata yön verme konusunda sorunlar yaşamaktadır. Bu durumu fırsat bilen örgütlü burjuva sınıfı, doğal çelişki içerisinde bulunduğu işçi sınıfından sürekli yeni tavizler koparma peşindedir. İlk olarak altmış beş yaş üstüne sokağa çıkma yasağının getirilmesi sonrasında yirmi yaş altına getirilen yasakla beraber bu yaş aralıkları içindeki çalışan nüfusu ölümle burun buruna getirmiştir. Ardından büyük bir lütufmuş gibi açıklanan üç ay işten çıkarmaların yasaklanması ise sahtekarlıklara bir yenisini daha eklemiştir. İşten çıkarmalar yasaklanırken ücretsiz izin yasallaşıyor olması, işçilerin yararına bir hak olmadığı gibi patronların haklarını daha da genişleten bir karar olarak karşımıza çıkıyor. Bir işten çıkarma biçimi olarak ücretsiz izin, patronları tazminat ödemekten kurtarmakta ve dilediğinde işçiyi geri çağırma serbestliğini tanımaktadır. Ayrıca bu süre zarfında işçiye ödenen gülünç ücret ise zaten işçiye ait olan işsizlik maaşından karşılamayı içermektedir.

Kaos devam ederken yaşam hakkı kadar önemli olan ücretsiz sağlık hizmetini bile metalaştıran neoliberal politikalar fiili iflasını yaşamaktadır. Tedavi imkanına ulaşma durumunun insandan insana sosyo-ekonomik nedenler dolayısıyla farklılıklar gösterdiği bugünlerde zenginler ile yoksulların aynı gemide olmadığı şiarı giderek daha da duyulur hale gelmektedir. Bazı kesimin evde kalarak tutunduğu hayata diğer kesim sığmamaktadır. Durum böyleyken halkın çıkarlarını ön plana getirecek olan eşitlikçi ve sömürüsüz bir düzen talebi tarihin bu dönemecinde önümüzdeki en somut seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Related Posts

Yorum Bırak